Ezgi Coşkun

Karamsarlığa Övgü

Yazasım yok artık doktor,
Dökemiyorum benliğimi kağıda.
Duygularıma bir anlam veremiyorum artık.
Kelimelerin anlamsızlığı boğuyor beni hiçliğimde.
Düşünmemek istiyorum…
Başımın ağrısına bir çözüm bulamadım henüz.
Duyduğum seslere gördüğüm silüetlere alışıyorum sanki.
Kahkahalarda yok olurken gülümseyemiyorum samimice.
Boynumda bir el sanki beni her şeyden kıskanıyor.
Susmak istiyorum artık…
Tavandaki karaltıyı izlemek istiyorum.
Yalnızlığımla boğuşmak istiyorum.
Gün batımındaki o kızıllık aklıma geldikçe,
Boğulmak istiyorum kendi kanımda.
Yok olmak istiyorum artık…
Ruhumla son defa dans etmek istiyorum.
Bir tangocu edasında,
Ona bakıp gülümsemek istiyorum.
Son kez rahatlamak istiyorum.
Rahat bir şekilde ayrılmak istiyorum bu diyardan.
Ve yine çok şey istediğimin farkına varınca, uyanıyorum rüyadan.

2017’de yazdığı bu şiiri gönderdi bana. Yine karamsar hissettirmişti. Ama o bu karamsarlığı enteresan ve güzel diye adlandırıyordu. Ben de güzel diye adlandırmasının enteresan olduğunu ve karamsar olmanın güzel bir tarafı olmadığını belirtmiştim. Üstüne felsefik konuşmamız başladı. “Hayatımızın içinde olan ve bakış açımızı acayip düzeyde geliştirip değiştiren bir şey neden kötü olsun ki, karamsarlık bizi ileriye götürecek şeylerden biri. Karamsarlık tek taraflı düşünmemizi engeller ve mutluluğu bile farklı perspektiflerden gözlemleyip buna farklı hisler katabilmemizi sağlar” dedi. Sadece şu cümleden bile konuşmanın sonunda çok farklı yerlerden bakacağıma emindim. Aşk ve Cinnet kitabından alıntılar gönderdi bana. Şöyle satırların altını çizmişti. “Her şeyden evvel hiçbir insan mutlu değildir. Bütün hayatı boyunca hayali bir mutluluk peşinde koşturur, onu nadiren ele geçirir ve ele geçirse bile, geçirmesiyle birlikte bir yanılsamadan, bir düş kırıklığından başka bir şey kalmayacaktır geride ve kural olarak sonunda bütün umutları suya düşecek ve limana bir enkaz halinde girecektir. Güzel günlerimizi, onların farkında olmadan yaşarız. Ancak kötü günleri geri geldiğinde, güzel günleri yeniden isteriz. Binlerce neşeli, hoş saati, asık suratla, tadını çıkarmadan geçiririz ve daha sonra sıkıntılı zamanlarımızda boşuna bir özlemle o günleri ararız. Ayrıca bir kimse doğanın sıralamasında ne denli yukarıda yer alıyorsa, esas olarak ve kaçınılmaz bir biçimde o denli daha yalnız kalır.” Gönderdiği alıntılar karamsarlığın ilerlememize ve daha mutlu olmamıza neden olanak sağladığına ikna etmişti. Çünkü mutluluklarımızı mutluluk anlarımızda anlamıyoruz aksine mutsuzluk anlarımızda geriye dönüp kıymetini bilemediklerimiz geliyor aklımıza. Daha detaylı şöyle açıklamıştı. “Şöyle ki karamsar olduğun zaman her halin değişiyor. Farklı düşünüp farklı yiyorsun. Yediğin yemek değişmiyor belki ama ağzında o lokmayı daha çok çevirip daha çabuk doyabiliyor ama o doyum sürecine ulaşmadan çiğneme sürecinde normal zamandakinden daha verimli düşünebiliyorsun. Ölüme yaklaştığının farkında oluyorsun sürekli ve vaktini gayet iyi bir şekilde geçirebiliyor, daha verimli düşüncelere dalıp kendini içsel yolculuğunun otobanında çalışan bir iş makinesi gibi hayal edebiliyorsun. Yani bir geçiş sürecini, kendine, daha iyi bir şekilde sunabilmen için çaba sarfediyorsun. Kapkara ziftleri döküyorsun zihnine. Ve üstüne yavaşça çok güzel bir asfalt çekip yolculuğunun ilk adımlarını atmaya başlıyor, koca bir silindirle beynini dümdüz ediyor ve hatırladığın her şeyi unutturuyorsun kendine. Tekrar hatırlamak üzere unutuyorsun. Ders çıkarmak üzere hatırlıyorsun. Yaşamak için hatırlıyor ve hatırlamak için yaşıyorsun. Bir kulenin en üstüne asansörle gitmek yerine basamak basamak çıkıyor ve şehrin buhranını her kattan her pencereden görüyorsun. En üste çıktığın zaman tüm o buhranlar geride kalıyor ve şehrin o eşsiz manzarasına bırakıyorsun kendini. Çektiğin tüm acılar, tüm karamsarlıkların ve tüm ızdıraplar sana çok büyük bir öğretici oluyor. Ruhunu besliyorsun kısaca.” O kadar güzel ve o kadar yüzüne tokat gibi anlatıyordu ki her konuşma sonunda kendimi sorguluyordum. Neleri takıyoruz kafaya, neler bizi inanılmaz kahrediyor. Neden? Tüm bunları bir acı yaşamadan öğrenemiyor muyuz diye sormuştum sonra. Çünkü hayatta yaşanmış o kadar az kötü anım vardı ki, bu durumda benim hiçbir şey öğrenemiyor olmam gerekirdi ama tüm bunları mantıklı bir biçimde düşünebiliyordum. Şu cevabı verdi. “Empati yeteneği yüksek olan insanlar bir şeyleri yaşamadan da o olgunluğa erişebilir. Etrafımda yaşayan insanlar var ise ben neden yaşayayım o şeyi, onlardan ders almam gerekmez mi? Bence gerekir ki bu da gerçekten ruhu besler.” Sanırım tam olarak buydu istediğim cevap. Duymayı istediğim, duymayı beklediğim, beni ferahlatacak.

Ondan çok şey öğreniyor ve öğrenecektim. Bunu ona da söyledim ve bilmukabele dedi. Neden bilmukabele diyorsun, sen benden ne öğrendin ki? Ben sana ne öğrettim ya da? Güzel bir aile tablosu sergilediğimizi, aile kurmanın kötü bir şey olmadığını hatta bazen gerekli olduğunu öğretiyormuşum. Söylediklerine ve kendisine lüzumsuz güveniyordum, bunu da dile getirdim tabi ki. Şu cevabı verdi. “Bir dayanağın olsun olmasın, güvenmemelisin, kim olursam olayım. Hep güvenip hiç güvenmemek gibi düşün. Ben insanların hepsine güveniyorum mesela, ama hiç güvenmiyorum da. İnsanları küçük görüp kendini yüceltmek ne kadar kötüyse, kendini küçük görüp insanları yükseltmek de aynı derecede çirkindir. Zıt kavramlar çelişkilerine rağmen aynı şeyi ifade ediyorlar. Çok güvenmek ve hiç güvenmemek aynı şeylerdir.” Hayatımda asla yapmam dediğim felsefeyi de yapmış bulundum böylece. Ama sonunda felsefeyle dalga geçmeyi tabi ki ihmal etmedim. O da geçti neyse ki. Ciddiyetimi koruyamamam sorunsalı karşıdaki anlayınca sorun yaratmıyor.

Bazen kendi içimizde ayrışsak da, bazı hallerimizi kabul etmekte zorlansak da, hepsi kendimizin bir parçası. Hepsi aslında içimizde bir renk… Eğer herhangi bir parçanı kendinden ayırmaya çalışırsan o zaman resimde bir renk eksik kalır. Peki hepsini mi tutacağız kendimizde? O en sevmediğimiz halleri bile mi? Zaten sen istesen de istemesen de onlar seninle birlikte bu yolu yürümeye devam edecek. Bütün konu ne zaman ortaya çıkacaklarına karar verebilmekte. Yani hayatın sana sunduğu büyük resimde, resimle uyumlu olan rengini doğru yerde doğru zamanda çıkarabilmekte… Diğer türlü kendi hayat resmimizde sırıtmaya başlıyoruz. Kendi tablomuza ait olamıyoruz. Bu uyumu yakalayabilmek için ilk önce kendi renklerini bilmeye, daha sonra da hayat denen bu yolculuğa büyük resimden bakabilmeye ihtiyaç var… Hayatının büyük resmini görebilenler, kendini de o resmin içine aynı bir ressamın yapacağı gibi renklerin uyumuyla yerleştirebilir.
İşte o zaman sanat olur yaşamak. Hayat değerli bir tablo haline gelir… (Alıntıdır)

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

− 9 = 1